ÖYKÜ: EKMEK OKULU VE LANETLİ TANDIR
ÖYKÜ: EKMEK OKULU VE LANETLİ TANDIR
O yazı, hiç unutmadım. İlkokulu bitirmiştim, bizimkiler beni yaz tatiline,  köye babaannemlere göndermişlerdi. Bir sabah gürültüyle uyandım. Genzimi yakan duman ve ekmeğin kokusu hâlâ aklımdadır. ‘Tandır’ dedikleri yere aralık  kapıdan kafamı uzattığımda daha önce hiç görmediğim bir sürü kadın vardı. Ekmek günüymüş.Hepsi de komşumuzmuş. Bugün sıra babaanneminmiş, haftaya Kör Nigar’ın. Tandırın yüksekte küçük ve dar penceresinden düşen az ışığın altında un, toz, kül ve   talaş birbirini kovalıyor. Kadınların elleri unlu, pence reden düşen ışığın çizgileri yüzlerine vuruyor, tülbentleri isli...         *Çıngılar havada uçuşuyor, bir film gibi olanı biteni izliyorum. Hamur, maharetli ellerde bir anda şekilleniyor, koca bir tepsiye dönüşüyordu. Babaannemin teldolabından çıkardığı “Sana ayırdım yavrım, haydi yiyiver…”dediği katmerle peyniri yerken, bir yandan da kadınların getir götür işlerini yapmaya başladım.
 Saatler geçiyor ben gözüme duman kaçsa bile keyfimden oradan çıkmıyorum. İçlerinden biri ekmek tahtalarının arasında azıcık gezip dolaştım diye oklava sını şakadan sallayıverince üstüme, gülüvermeselerdi hani o an hepsini cadı belleyecek, tandır yerinden kaçacaktım. Ateşi izlemek hep mi büyüler? Ateş, yakacağı bir şey buldukça onu adeta yutuyor alevler büyüyüp küçülüyordu. Elinde isli kara değneğiyle, kara geniş şalvarını yere bir çadır gibi yaymış şişe dibi gözlüklü bir yaşlı kadın, büyük hasır çuvaldan saman çekip, tandırın içine iteliyordu. Ustası olduğu belli. Anlayamadığım şivesiyle bana da bel letmek istedi. Kapkara saç, kızgın mı kızgın...
Tandır kuyusunun üstünü kapatan büyük sacın ısısını aynı ayarda tutmak gerekliymiş. Tembihleri sert. Birdenbire fazla atmışım sapı samanı… “Yaktın… Yak tın ekmeği be oğlum!” deyip aldı hızlıca saç değneğini elimden.             Buyuracakları işler pek kalmadığından bir kenara tüneyip, ateşi seyre durdu, yanlarına  ilişmedim. Saç, pişen hamuru zamanında çekivermezsen saniyesinde yakıyordu… İşte yine burada da bir öğrenciydim yine… Burası da başka bir   okuldu... Ekmek okulundaydım o yaz. Alper ile taze ekmek kokusu gibiydi     hayat bize. Ancak, şehirli beceriksizler olarak bu okulda da karnemizi kırıklarla dolduruyorduk. Yanımda Alper olmasaydı sıkıcı bir okul olmaktan çıkaramazdım o günleri belki de. Bir gün dedemin, babaannemin nice emekle evin ar kasındaki tarlada yetiştirdikleri karpuzları, içinin en olgununu bulup yiye lim diye tek tek dizlerimizle parçalayıp yemeye koyulmuştuk.
 Bunun içi kırmızı değil bunun ki değil. Ta ki dedem “Ula ula durun ne yaptınız!” diye bağırdığında çok geç kalmıştı, kelek karpuzların suları ağzımızda, dizlerimizde utanmış yüzümüzden daha kırmızı değildi. Bir başka gün yüzlerce mantar toplamıştık. Hepsini de o uzak tek ağaçlı tepeye varınca pişirip  yiyecektik. Tek ağaca biz henüz varmadan, dedem bize vardı nihayet yine. Soluğu kalkmış, elimizdekileri aldı bir hışımla ve “Hepsi zehirli bunların oğlum...” dedi. Ölebilirmişiz. Dedem bir okuldu. Ayaklarımızı sallandırdığımız  elma ağaçlarına çıkıp daldan eline geçirdiğin en kırmızı elmanın suyunu çenemizden aşağı akıttığımız en güzel yazlarımdan birisiydi o yaz.
En taze ceviz yeşiliydi ellerimiz. O okul, en güzel okuldu. Çamurdan heykel lerdik killi topraklar elimizde. Çeşmeye ağzını dayar öyle su içerdin. Suyu avuçla içmek gibisi yoktu. Sığır sürüsü köy meydanını toza dumana katarak çayırlardan dönmüş olunca, akşam olduğunu anlardık. Ayaklarımızda arılar uçuşurken üstüne çıkıp üzüm ezdiğimiz bağ bozumu pekmez teknelerine kahkahalarımızın karıştığı en güzel okuldu o okul. İçerideki odada kuru yüzlerce ekmek,  üst üste dizili tavana kadar yükselmişti. Birinin kenarından kırıp tattım.  Üstünü büyük çarşaflarla örtüyorlardı bir de. “Onca emek bu kupkuru ekmekler için mi?” diyordu şehirli züppe aklım.
“Haydi, ekmek getir kilerden” deseler, “Hayalet var orda der.” gitmezdim.   Alper de dediklerime kapıldı, o da bana uydu sonra. Oyunlarımızda hayalet   odasıydı o oda. Kalabalığın içinde az hayalet aramadık Alper ile. Korku deliksiz uyutur mu insanı? Uyutur… Belki de bizi uyutan aklımızın deliksiz zamanlarıydı. Bütün köpekleri çok seviyordum o zamanlar. Hayaletlere karşı bizi  korudukları için. “Neden bu kadar çok ekmek yapıyorsunuz, neden ekmekler çok kuru, neden başka şeyleri de burada pişirmiyorsunuz?” diye sıkıcı sorularımla kadınları bezdirmeye devam etmiş olabilir miydim? Babaannemi utandırmış  mıydım? Bunu ona hiç soramadım. Keşke sorsaydım… Öğlene doğru herkes acıkmıştı. İçleri peynir, taze maydanoz dolu ‘yanıç’ dedikleri gözlemeleri de dizdiler üst üste. Sonra sabah için geniş beyaz bezlere sardıkları bazlamaları da… Alevler büyülüyor, dalıp dalıp gidiyorum. Tandır derin… İki metre derin.  Tandır dediğin, bildiğin kuyu. Ben bütün kuyulara illaki düşeceğim sanıyorum. Açılmış ekmek hamurunu oklavasıyla sacın üstüne sermekle sorumlu uzun boy lu kadın, tam da içimi okuyor gibi bir öykü anlattı sonra:
 Komşu köyde bir kadın, ama ne kadın… Recep’in karısı derlermiş. Çok güzel  miş. Etrafta güzelliği çok konuşulunca; Recep, karısını kıskanmaktan aklını yitirmiş. Elif’in güzelliğinden intikam almak ister gibi yıllar yılı ona bü tünkötülükleri, kini, ezayı kusmuş. Kadının ailesi alıp onu geri götürmek isteyince karşı durmuş adam: “Benim karım o, hiçbir yere bırakmam.” deyip ver memiş. Dahası tüfeğin namlusunu doğrultmuş gelene gidene. Kadın ise küçük kızını da alıp hiç bir yere gidememiş. Recep zıvanadan çıktığı bir gün Elif’i     ekmek yaptığı sırada tandırın içine ittirivermiş. Çıkamasın diye de önünde  durmuş. Küçük kızın çığlıkları komşuları toplamış. Kadını kurtaramamışlar!  Jandarma gelmiş, Recep’in pişmanlığı, mahkeme tokadı ne fayda. Elif tan dırda, o hapiste çürümüş... Tandırın kokusu, evin anısı köyden gitmemiş.    Elif’in kızı ise aradan yıllar geçip büyüdüğünde, bir gece evi de tandırı da ateşe vermiş. Köylüler sanki hep bu filmi bekliyor gibi acıyla seyre durmuşlar yanan evi. “Ah! Nasıl da yanarak öldüydü güzel Elif…” diye bitirdi uzun boylu cadı. Hepsini cadı belleyip tandır yerinden kaçtım. Gidip Alper’i bul dum, ona da anlattım tandırda yakanı.
Günlerce o tandırın karanlığı çöktü içime. Yıllarca alevler içinde yanan ve çığlıklarını duyduğum o güzel kadının yüzü düştü rüyalarıma. Önce saçları çıtır çıtır tutuşuyor, çıngılar havada uçuşuyordu. Mavi-beyaz çizgili   çarşaflar giyinmiş hayaletler, tandırın dar penceresinden girip çıkıyor, ellerinde  tepsi gibi yufka ekmeklerini frizbiymiş gibi kahkahalarla birbirlerine fırlatıyordu. Alper de ben de kaç defa Elif’in kızı gibi kundakçısı olduk köhne, karanlık tandırların… Ne zaman yine yaz tatiline köye göndermek isteseler gitmedim. Şimdi nedense, nerede ne zaman taze bir yufka ekmek dürümü yesem  değil, hiç öyle değil. O tandır gününün ertesi sabahında babaannemin önceden ıslatınca pamuk gibi yumuşamış tereyağında yumurtalı ekmek dürümünün güzel tadını arıyorum hâlâ... Ne okuduğum ne de görev yaptığım hiçbir okul, çocuk luğumun o yaz okulu gibi olmadı. Hiç... Alper bankacı, ben öğretmenim şimdi. Öğretmenim ama tandırlar, hayaletler, alevler, ekmekler, Elifler içindeyim hâlâ… Dün beni Elif’in kızının büyüdüğü köye uğurladı Alper. Şimdi, o komşu köydeyim. Elif’in kızını soruyorum muhtara harabe, yanmış bir evin önünde.
*Çıngı: Kıvılcım
Kafka Maskeli Zorro-2015 adlı kitapta yer almıştır. (Oktay Esgin)WordPress Yazısı