images

İsorya Kalesi

İsorya’nın menekşe bahçelerini anlatmazdı rahmetli dedem. Aklıma savaşların nasıl kanlı mızraklı olduğunu kazırdı. Bana masal anlattıkça, kelimelerinden çağrışımlarla hayallere dalar; sesini tekrar duyduğum bir an ona “Sen, çocukken masal dinler miydin dede?” diye sorsam bile; O, masalının büyüsüne kendisi benden daha çok kapılmış, yüzünü değiştirmez, efsunlu anlatımına devam ederdi. O ki; güzelim masallarını kendine anlatmak istediğini bile düşünürdüm. Masalın ortasında sorduğum abes soruları, duymazdan gelip ses tonunu yükselterek ve gözlerini tehditkâr açarak anlatmaya devam eder, sorularımı bir şekilde geçiştirirdi. Bense kendi sorularımın yanıtını bulamadığım anlarda kafam dağılır, masalların detaylarında, Alice’in harikalar diyarında kaybolduğu gibi kendi hayallerimde akan savaş kurgularımda kaybolurdum. Kimi kez ise bir bakardım ki etrafımda kimse kalmamış, ya duvara ya tavana bakıp kalmışım. Yine bir defasında anlattığı: “Kalesini Terk Etmeyen Kral” masalından çok etkilenmiş masalda geçen kalenin burçlarını, evimizin uzağında henüz bitmemiş bir apartman inşaatını kendime kale yapmıştım. Hatta arkadaşlarımı da ayartmış, inşaat işçilerinin olmadığı zamanlarda orda savaş oyunları oynuyorduk. O garip oyunların birinde ben yine İsorya Kralı olmuş; inşaatın üçüncü katının tırabzansız balkonundan arkadaşlarımın şaşkın bakışları arasında mahalleye kuşbakışı “Gidin burdaaaaan! Burası benim kalem!” diye kuvvetle bağırarak aşağıdaki kum tepesine atlamıştım. Son oyunumuz olmuştu inşaattaki. Zaman geçtikçe ve çocukluktan çıktıkça azaldı oyunlarımız. Hepimiz başka oyunlara, başka arkadaşlara yöneldik haliyle. Nice sonra dedemin bana anlattığı masalları kendisinin uydurmuş olabileceğini üzülerek keşfetmiştim. Öyle ya adı üstünde masal… Uydurmuştu, ama güzel uydurmuştu. Her yerde masala ait bir iz ummuş, ama hiç bir yerde izine rastlayamamıştım. Gerçekte tarihte bir yerlerde bir İsorya Kralı yaşamış mıydı bilemiyorum. Kayıtlarda üç yüz bin kitap bulunan bir kütüphaneyi yaktıran Bizans İmparatorlarından biri olan İsaurya Hanedanı ile III. Leo’nun adı geçiyordu tek bir yerde sadece. Güzel uyduruyormuş dedem… Ah sonuna kadar dinleyemediğim dedemin masalları! Derdi bana pireler berber iken, develer tellâl iken… Girizgâh kısımlarını kimi es geçerdi. Ve sonra derdi: “Günlerden bir gün İsorya’da bir panayır kurulmuş. Barış zamanıymış. Panayıra başka krallar, elçiler, kadılar da izlesin diye çağrılmışlar. Bizim kral büyük bir ziyafet sofrası hazırlatmış aşçılarına…” İsorya‘nın menekşe bahçelerini filan değil, dedem bana kral savaşlarını anlatırdı. Kahramanı Buşido felsefesine inanıyormuş gibi sanki. İsorya Kralı aynı zamanda bir samuraydı da. “Savaşa hazırlanan Kral, buşidosunu giyindi” derdi. Ambalajı şahane olsa bile olsa o zamanlar bakkala bir teneke kutudan 250 gr kadar tarttırılıp alınan bisküvilerin tadı gibi şahane değil şimdi şu elimdeki bisküvinin tadı. Hiç değil, bilen bilir… O zamanlar sarmalanmış kese kâğıdından çıkarıp tek tek çaya batırarak yediğim bisküvi eşliğinde hem bisküvinin hem masalın tadından gözlerim açılıverirdi. Bir sinema makinisti gibiydi dedem. Buşido: ‘Savaşçının yolu’ demekmiş, sonradan öğrenmiştim. Buşido felsefesinde korkunun yeri yoktu. Samuray ise ölüm korkusunu yenmiş kişi demekti. Kral, hep nasıl oluyordu ise her savaşı kazanıyordu. “Dede hiç yenilmemiş mi bu kral?” desem bırakır anlatmaz diye susardım, masalına soru sordurtmazdı. Şimdi kulağımdaki bu ses de ne? Baktım dürbünden. Aidat toplayan yönetici çalmış zili. Cebimden bozuk İsorya paralarını çıkarıp uzattım adama. “Kabul ederseniz, bunlar var sadece.” dedim. Evin satıldığını öğrenmiş; apar topar göçüp eksik aidatların üstüne yatacağımı sanıyor olmalı. “Hocam dalga geçme bi de sen, apartmanın boyası yarım kaldı, bitiremedik hâlâ…” dedi. İçimdeki kral konuştu: “Ben kralım, yapar, yaptırırız.” dedi. Gülümsedim. “Haftaya maaşım yatınca hepsini halledelim.” diyerek işi bağladım. Zil çalmaz mı yeniden… O gün sanki üst üste kaleme çıkarma yapıyordu düşman. Bu sefer evin yeni ev sahibi gelmiş. Benden soytarı cümleler: “İçeri buyurmaz mısınızlar, nasılsınızlar, hayırlı olsunlar…” Krala bak krala… Yeni ev sahibimin yeni kiracısı olabilmek için bir heves taklalara bak. Sebebi ziyaretini açıkladı yeni ev sahibim. Yok, bu evi satın almışmışlar da, hemen birkaç tadilat yapıp en kısa sürede taşınacaklarmışmış. Çıkmam için iki hafta yeter miymiş. “Zaten taşınmak istediğinizi söylemişti eski ev sahibi.” demedim. “Peki.” dedim. “Hemen başka bir ev bulmam gerek o zaman.” dedim. İçimdeki sustu bu sefer. Konuştursaydı ya yine dedem Kralı içimden şöyle: “Çekil git buradan efendi, kimin kalesini kimden kovuyorsun sen! Benim kalem burası, Git burdaaaan” dedirtse idi ya. Diyemedim… Şimdi başka bir kaledeyim. Başka bir kale sahibinin kaleme taarruz edeceği anı gözlüyorum yine. Yıllardır her sabah fethedilmiş kaleleri yeniden almaya uyanıyorum. Çocukluk arkadaşlarım kim bilir hangi başka kalelerde oyunlar oynuyor. Hatta çoğu, oturdukları kaleleri satın almış olabilir. Bense, hâlâ o bitmemiş inşaattan bağırıp duruyorum sokağa doğru. Ama bu sefer sessiz sessiz. Sesini yitirmiş bir savaşçıyım. Ah dedem… Ben hâlâ samuray olmak hevesiyle kılıç sallıyorum hayata. Yok, üstümde ne buşido muşido kıyafeti ne elde avuçta. Kaleden kaleye sürgünüm.

Oktay Esgin-KAFKA MASKELİ ZORRO-adlı kitaptan alınmıştır.