Ara

vesiyahvebeyaz

siyah-beyaz dünyalar için bakmak ve görmek

tumblr_nf93byMOIE1r9wyj4o1_400

Elinde az evvel höpürdettiğim kahvem. Işığı arkasına almalıymış, öyle de yaptı:

“Kaplumbağalar dolaşıyor burada, hatta bak işte şu şu da tespihe benziyor.” dedi gözleri fincanda pür dikkat. Ben bavula benzettim ama ona demedim.  

Ona: “Soğumuş telvede kahverengi hayat öngörülerine mi kaldı ömrümüz”? “Hadi canım.” dedim, şöyle bi irkildi. Beklemiyordu. Kazık sorunun önünde eğildi mahzun… Gülmesini yeğlerdim. Gülmedi. Tabağı fincanı bıraktı masaya. Kahve keyfinin içine ettiğim için sustu. Kimi susmalar öldürür insanı, keşke susmasaydı, gülseydi…

Ne demek istediğimi anlasın istedim, devam ettim: “Umutsuzluktan şüpheli gözaltına alınan ilk sen misin sanıyorsun? Bak duvarlarımıza! Gör! Ayaklarımızın altına yakışır çıyanları ne çok hep ömrümüzün, ne çok yok şu koridorların sonunda hiç kapılar… Al işte! Bak şuraya da: Zindan Kafe’de işte o çıyan ruhları oturmuşlar, seni beni de bekliyorlar. Masa sandalyesi de çok, buyur otur!” dedim.

“Elinde kahven bir sabah ve her sabah kahverengi cinayetler olsun fincanlarımızın dibinde diye köpürtme kahveni asla.” dedim.

Masada fincanlar kirli kaldı… Bıraktı gitti beni.

Hayır gitmesi değil belki ama kapı kapanma seslerinden nefret ediyordum.

Ve sonra Bob Rose kıvamında, belki şurada da bir kapı vardır diye bir kapı çizdim koridorumun duvarına. Simsiyah duvarımın ortasına bembeyaz bir kapı sızdırdım. Yere çöktüm, elimde kalan kahvem bütün telveyi yedim parmak parmak. Fallarımı yedim. Bütün kısmetlerimi yiyip yuttum. İçim köpürüverdi sonra ocağa taştı. Bütün fallar, konuşup durdu içimde. Kalbim, asıl şimdi karardı. Şimdi daha da tümsekli, uzunlu kısalı yollar vardı içimde, şimdi… İçimde gölgeler hep bu yüzden. Bence zaten ne fincan ne tabak soğumamıştı, bu fal çıkmazdı…

f5c806d6a26aeb2aca1438c204d80f77

Çok olamazdık, bunu sen de biliyordun…

Bir fincan kahve hiçtik seninle. Bazı kahveler yenilir, içilmezdi.

Bazı koridorlar oturup ağlamak içindi.

26.09.2015-Oktay Esgin

Reklamlar

Sevgili Hüzün Usta!

012_zps87965928

Sevgili Hüzün Usta!
Bana kendine fısıldadıklarını anlat ne olur… Susan kedileri de. Bir güz şarkısı söyle! Öyle değil kuzum… İçinden değil, öyle kulaklarım kabarmasın duymak için. Çok çok sen çınlasın sesinden. Bana, duvarında baktığın o eski fotoğraftaki çocuğu anlat ne olur… Bana henüz duymadığım öykülerin gözyaşlarını… Bana muhtaç kaldığımız kudret kuyusunun yerini söyle, gidip gücümüzü bulalım. Kafayı bulalım bilmekten. Kafamızda söylemediklerimizi esirgediğimiz bir hayata doğmadık… Söyle bana… Aklımızdan geçenleri lokma gibi çiğneyip yutmak için doğmadık anamızdan… Sözdür biraz hayatı maraton kılan… Sözlerimiz ömrümüzün bisiklet pedalı… Çevirmezsem düşerim susmak gibi, susman gibi düşerim say biraz. A be gözyaşım. Haydi, ama biraz sesini uyandır. Haydi, biraz yürü sokaklarda düşlerinle el ele… Bağrındaki tutkuyu dirilt artık. Bana beni hatırlat ne olur! Artık kötü ol onların inadına. Bana biraz iyi ol. Onlara hain olmalara, güzel ateşlere hoş geldin demem gerek sana. Yakalandığın rüzgâra nasıl yüzünü kollarınla perdeledin anlat bana. Düştüğümüz zamanları anlat, gölgeli zamanları anlat, dağınık cümleler et biraz! Donkişotluk sadece seninle güzel… Değirmenler ahh ne çok bak, heyhat bir nasıl adi bir yangın olmak nedir onu da anlat. Bana bu öfkemin mağması yangınları bi anlat. Ne olur, tek sen anlat! Sesin eflatun bir makamsa gecenin avlusunda ben ancak o zaman neşelenirim… Bir yıldız geceye nasıl böyle ışık verir a be hüzün… Usta! Bana, kederlerini nasıl öldürdüklerinin sırrını verir misin?
[O.E.]

Marmara’da martılar peşimizde… Ben seninle uyuyorum

aşkın kötü çocukları

Aşkın Kötü Çocukları-Oktay Esgin

“Mutsuzuz sanıyorlar bizi. Oysa biz mutsuz değiliz, onlar boş yere bu kadar mutlu.” [Oğuz Atay]

“Mutsuzuz sanıyorlar bizi. Oysa biz mutsuz değiliz, onlar boş yere bu kadar mutlu.” [Oğuz Atay]Yayın2

“Müzik, söylenemeyen ve hakkında sessiz kalmanın imkânsız olduğu şeyleri ifade eder.” [Victor Hugo]

“Müzik, söylenemeyen ve hakkında sessiz kalmanın imkânsız olduğu şeyleri ifade eder.”

[Victor Hugo]

gkjk

BAROK TEMRİNLER

Yayın2    Gece açık pencereden belim tutulmuş, elim belimde silkindim yataktan. Sabahları dinlemek  için ayrılmış klasörü açtım. Bu temrin olmazsa olmaz, açtım müziklerimi. Handel, Bach, Vivaldi… Bütün zamanların kirli sokaklarını sanki püri pak etmişti barok işçiler. Altın suyuyla yıkamıştılar sanki zamanın bütün son sokaklarını. Çocukken çıkıp oynayamadığımız yasak sokaklar mıydı onlar? Dinlerken bütün sokaklarımdan fareli köyün kavalcıları yeldeğirmenlerine doğru mızraklı geçitte, bütün sarabandelerin tek kulağı kesikti. Barok bir temrindi her sabah yaşamaya kalkmak. Dev tiyatrosuna dünyanın, günaydınım buydu. İşte, önce pürtelaş figürler başladı, sonra gün inme indirecek, içime inecek ilerleyecek günüm ağdalı  yalnızlığıma. Piyano ağır, kemanlar ağır mı ağır, kontrbasın ağır tellerinde titreşiyor aklıma ilk gelenlerin kulakları çınlıyor mu? Acımtrak yalnızlıkların sarmalayabildiği en ağır hüzün anlarımı biliyor gibi bu notalar?

İnsan bi ‘günaydın’ derdi yahu. Uyanır uyanmaz aklına ilk gelen kadın, eğer o yok kadın ise; hâlâ unutmamışsındır. Gelir üstünüze ta uzaklardan fırlamış, şans o ki sizin üstünüze fırlamış gelmiş bir caminin ağır bir taşıdır bu his. İçimdeki mimari barok etkilenmeden kaynaklanmış olabilir hissim. Unutmak için çaba gösteremez insan; unuttum mu tam unutur. Başka türlüsü yalpalanan anlardır, olsa olsa unuttuğun için ancak rüyâna konuk olur. Rüyânda hep görüyorsan üstelik ve her gün rüyânı değil riyâyı yaşıyorsan üstelik. Her sabah barok bir tutkuyla kandırarak kendini… Stradivarius da kimmiş hadi canım benim kadar keman yapamaz. Şimdi Roma’da kayıkçı çeşmesinde ayaklarımı sallandırmışım. Başka başka sorular geliyor televizyonun camından can peşindekilere sorular: Yeni külliye, barok bir uyanışa heveslendirme midir? Büyüklük ve yücelik isteniyorduysa neden gotik mimari kullanılmadı?

Oktay Esgin

“Okumadığın gün karanlıktasın.” [Nuri Pakdil]

“Okumadığın gün karanlıktasın.” [Nuri Pakdil]

Nuri Pakdil
Nuri Pakdil

Öykü: Ekmek okulu ve lanetli tandır

ÖYKÜ: EKMEK OKULU VE LANETLİ TANDIR
ÖYKÜ: EKMEK OKULU VE LANETLİ TANDIR
O yazı, hiç unutmadım. İlkokulu bitirmiştim, bizimkiler beni yaz tatiline,  köye babaannemlere göndermişlerdi. Bir sabah gürültüyle uyandım. Genzimi yakan duman ve ekmeğin kokusu hâlâ aklımdadır. ‘Tandır’ dedikleri yere aralık  kapıdan kafamı uzattığımda daha önce hiç görmediğim bir sürü kadın vardı. Ekmek günüymüş.Hepsi de komşumuzmuş. Bugün sıra babaanneminmiş, haftaya Kör Nigar’ın. Tandırın yüksekte küçük ve dar penceresinden düşen az ışığın altında un, toz, kül ve   talaş birbirini kovalıyor. Kadınların elleri unlu, pence reden düşen ışığın çizgileri yüzlerine vuruyor, tülbentleri isli...         *Çıngılar havada uçuşuyor, bir film gibi olanı biteni izliyorum. Hamur, maharetli ellerde bir anda şekilleniyor, koca bir tepsiye dönüşüyordu. Babaannemin teldolabından çıkardığı “Sana ayırdım yavrım, haydi yiyiver…”dediği katmerle peyniri yerken, bir yandan da kadınların getir götür işlerini yapmaya başladım.
 Saatler geçiyor ben gözüme duman kaçsa bile keyfimden oradan çıkmıyorum. İçlerinden biri ekmek tahtalarının arasında azıcık gezip dolaştım diye oklava sını şakadan sallayıverince üstüme, gülüvermeselerdi hani o an hepsini cadı belleyecek, tandır yerinden kaçacaktım. Ateşi izlemek hep mi büyüler? Ateş, yakacağı bir şey buldukça onu adeta yutuyor alevler büyüyüp küçülüyordu. Elinde isli kara değneğiyle, kara geniş şalvarını yere bir çadır gibi yaymış şişe dibi gözlüklü bir yaşlı kadın, büyük hasır çuvaldan saman çekip, tandırın içine iteliyordu. Ustası olduğu belli. Anlayamadığım şivesiyle bana da bel letmek istedi. Kapkara saç, kızgın mı kızgın...
Tandır kuyusunun üstünü kapatan büyük sacın ısısını aynı ayarda tutmak gerekliymiş. Tembihleri sert. Birdenbire fazla atmışım sapı samanı… “Yaktın… Yak tın ekmeği be oğlum!” deyip aldı hızlıca saç değneğini elimden.             Buyuracakları işler pek kalmadığından bir kenara tüneyip, ateşi seyre durdu, yanlarına  ilişmedim. Saç, pişen hamuru zamanında çekivermezsen saniyesinde yakıyordu… İşte yine burada da bir öğrenciydim yine… Burası da başka bir   okuldu... Ekmek okulundaydım o yaz. Alper ile taze ekmek kokusu gibiydi     hayat bize. Ancak, şehirli beceriksizler olarak bu okulda da karnemizi kırıklarla dolduruyorduk. Yanımda Alper olmasaydı sıkıcı bir okul olmaktan çıkaramazdım o günleri belki de. Bir gün dedemin, babaannemin nice emekle evin ar kasındaki tarlada yetiştirdikleri karpuzları, içinin en olgununu bulup yiye lim diye tek tek dizlerimizle parçalayıp yemeye koyulmuştuk.
 Bunun içi kırmızı değil bunun ki değil. Ta ki dedem “Ula ula durun ne yaptınız!” diye bağırdığında çok geç kalmıştı, kelek karpuzların suları ağzımızda, dizlerimizde utanmış yüzümüzden daha kırmızı değildi. Bir başka gün yüzlerce mantar toplamıştık. Hepsini de o uzak tek ağaçlı tepeye varınca pişirip  yiyecektik. Tek ağaca biz henüz varmadan, dedem bize vardı nihayet yine. Soluğu kalkmış, elimizdekileri aldı bir hışımla ve “Hepsi zehirli bunların oğlum...” dedi. Ölebilirmişiz. Dedem bir okuldu. Ayaklarımızı sallandırdığımız  elma ağaçlarına çıkıp daldan eline geçirdiğin en kırmızı elmanın suyunu çenemizden aşağı akıttığımız en güzel yazlarımdan birisiydi o yaz.
En taze ceviz yeşiliydi ellerimiz. O okul, en güzel okuldu. Çamurdan heykel lerdik killi topraklar elimizde. Çeşmeye ağzını dayar öyle su içerdin. Suyu avuçla içmek gibisi yoktu. Sığır sürüsü köy meydanını toza dumana katarak çayırlardan dönmüş olunca, akşam olduğunu anlardık. Ayaklarımızda arılar uçuşurken üstüne çıkıp üzüm ezdiğimiz bağ bozumu pekmez teknelerine kahkahalarımızın karıştığı en güzel okuldu o okul. İçerideki odada kuru yüzlerce ekmek,  üst üste dizili tavana kadar yükselmişti. Birinin kenarından kırıp tattım.  Üstünü büyük çarşaflarla örtüyorlardı bir de. “Onca emek bu kupkuru ekmekler için mi?” diyordu şehirli züppe aklım.
“Haydi, ekmek getir kilerden” deseler, “Hayalet var orda der.” gitmezdim.   Alper de dediklerime kapıldı, o da bana uydu sonra. Oyunlarımızda hayalet   odasıydı o oda. Kalabalığın içinde az hayalet aramadık Alper ile. Korku deliksiz uyutur mu insanı? Uyutur… Belki de bizi uyutan aklımızın deliksiz zamanlarıydı. Bütün köpekleri çok seviyordum o zamanlar. Hayaletlere karşı bizi  korudukları için. “Neden bu kadar çok ekmek yapıyorsunuz, neden ekmekler çok kuru, neden başka şeyleri de burada pişirmiyorsunuz?” diye sıkıcı sorularımla kadınları bezdirmeye devam etmiş olabilir miydim? Babaannemi utandırmış  mıydım? Bunu ona hiç soramadım. Keşke sorsaydım… Öğlene doğru herkes acıkmıştı. İçleri peynir, taze maydanoz dolu ‘yanıç’ dedikleri gözlemeleri de dizdiler üst üste. Sonra sabah için geniş beyaz bezlere sardıkları bazlamaları da… Alevler büyülüyor, dalıp dalıp gidiyorum. Tandır derin… İki metre derin.  Tandır dediğin, bildiğin kuyu. Ben bütün kuyulara illaki düşeceğim sanıyorum. Açılmış ekmek hamurunu oklavasıyla sacın üstüne sermekle sorumlu uzun boy lu kadın, tam da içimi okuyor gibi bir öykü anlattı sonra:
 Komşu köyde bir kadın, ama ne kadın… Recep’in karısı derlermiş. Çok güzel  miş. Etrafta güzelliği çok konuşulunca; Recep, karısını kıskanmaktan aklını yitirmiş. Elif’in güzelliğinden intikam almak ister gibi yıllar yılı ona bü tünkötülükleri, kini, ezayı kusmuş. Kadının ailesi alıp onu geri götürmek isteyince karşı durmuş adam: “Benim karım o, hiçbir yere bırakmam.” deyip ver memiş. Dahası tüfeğin namlusunu doğrultmuş gelene gidene. Kadın ise küçük kızını da alıp hiç bir yere gidememiş. Recep zıvanadan çıktığı bir gün Elif’i     ekmek yaptığı sırada tandırın içine ittirivermiş. Çıkamasın diye de önünde  durmuş. Küçük kızın çığlıkları komşuları toplamış. Kadını kurtaramamışlar!  Jandarma gelmiş, Recep’in pişmanlığı, mahkeme tokadı ne fayda. Elif tan dırda, o hapiste çürümüş... Tandırın kokusu, evin anısı köyden gitmemiş.    Elif’in kızı ise aradan yıllar geçip büyüdüğünde, bir gece evi de tandırı da ateşe vermiş. Köylüler sanki hep bu filmi bekliyor gibi acıyla seyre durmuşlar yanan evi. “Ah! Nasıl da yanarak öldüydü güzel Elif…” diye bitirdi uzun boylu cadı. Hepsini cadı belleyip tandır yerinden kaçtım. Gidip Alper’i bul dum, ona da anlattım tandırda yakanı.
Günlerce o tandırın karanlığı çöktü içime. Yıllarca alevler içinde yanan ve çığlıklarını duyduğum o güzel kadının yüzü düştü rüyalarıma. Önce saçları çıtır çıtır tutuşuyor, çıngılar havada uçuşuyordu. Mavi-beyaz çizgili   çarşaflar giyinmiş hayaletler, tandırın dar penceresinden girip çıkıyor, ellerinde  tepsi gibi yufka ekmeklerini frizbiymiş gibi kahkahalarla birbirlerine fırlatıyordu. Alper de ben de kaç defa Elif’in kızı gibi kundakçısı olduk köhne, karanlık tandırların… Ne zaman yine yaz tatiline köye göndermek isteseler gitmedim. Şimdi nedense, nerede ne zaman taze bir yufka ekmek dürümü yesem  değil, hiç öyle değil. O tandır gününün ertesi sabahında babaannemin önceden ıslatınca pamuk gibi yumuşamış tereyağında yumurtalı ekmek dürümünün güzel tadını arıyorum hâlâ... Ne okuduğum ne de görev yaptığım hiçbir okul, çocuk luğumun o yaz okulu gibi olmadı. Hiç... Alper bankacı, ben öğretmenim şimdi. Öğretmenim ama tandırlar, hayaletler, alevler, ekmekler, Elifler içindeyim hâlâ… Dün beni Elif’in kızının büyüdüğü köye uğurladı Alper. Şimdi, o komşu köydeyim. Elif’in kızını soruyorum muhtara harabe, yanmış bir evin önünde.
*Çıngı: Kıvılcım
Kafka Maskeli Zorro-2015 adlı kitapta yer almıştır. (Oktay Esgin)WordPress Yazısı

LİMAN-GAMZE

Gamze, Hodri Meydan, 2015

Söz-Müzik: Oktay Esgin
Şiiri Okuyan: Barış Atay

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

Kamer Aygün

Tüm Duyularını Kullanabildiğin Bir Hayatı Hisset!

Duygu | kurgusaldönüşüm

Başa sarar tüm nakaratlar dilimin ucunda. İki üç parça eksiğiz mırıldanırsak bu parçayı da geçeriz.

Konuşan Sayfa

Edebiyat ve sanat adına buluşma noktamız

Meral Meri

Yaşamak kendinle tanışmaktır. İçinin neye benzediğini bilmeden yaşamak- yaşamak mıdır? Meral Meri

Asparagas

Adına Değil İçeriğine

Özlem Soydan

Özgürlük, Seçeneklerin Olmasıdır

Spooky & the Metronome

(music + technology) (old + new)

Sorry Television

Reading a book a week

BookPeople

Howdy! We're the largest independent bookstore in Texas. This is our blog.

The Bookshelf of Emily J.

life~lessons~literature

FİLM ÖNERİM

Vizyondaki Kaliteli Film Önerileri ve Puanları

ali esgin

SOSYOLOGCA ŞEYLER...

Storyshucker

A blog full of humorous and poignant observations.

The Secret Life of a Manic Depressive

The Secret Life of a Manic Depressive: Being Mentally Interesting and Other Stories

Etcetera Etcetera Etcetera

... about nothing in particular, because "Candid photography is like a box of chocolates. You never know what you're gonna get". Photography by Lignum Draco, "The Wood Dragon" since 2013.

Penguin Blog

Thoughts and ideas from the world of Penguin

%d blogcu bunu beğendi: